AİHM’nin Yeni Büyük Daire Kararı: Ceza Yargılaması, Temel Haklar ve Yargı Güvenceleri
- 6 gün önce
- 5 dakikada okunur

AİHM Büyük Daire, 25 Ağustos 2026, Kavala v. Türkiye (No. 2), Başvuru No. 2170/24
Anahtar Kelimeler: Kavala v. Türkiye, AİHM, AİHS, adil yargılanma, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, AİHS m.18, AİHS m.46, insan hakları savunucuları
Bir kişinin ceza yargılaması sonucunda mahkûm edilmesi, Sözleşme bakımından meselenin sona erdiği anlamına gelmez. Ceza yargılamasının hangi delillere dayandığı, suç ile sanığın kişisel eylemleri arasında yeterli bağlantının kurulup kurulmadığı, savunma haklarının korunup korunmadığı ve mahkemenin bağımsız ve tarafsız olup olmadığı da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında ayrıca incelenebilir.
25 Ağustos 2026 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen Kavala v. Türkiye (No. 2) kararı, bu açıdan dikkat çekici bir örnektir. Mahkeme, yalnızca başvurucunun uzun süre özgürlüğünden yoksun bırakılmasını değil, bu özgürlükten yoksun bırakmaya temel oluşturan ceza soruşturması, kovuşturması ve mahkûmiyet kararının bütününü incelemiştir.
Büyük Daire; ifade özgürlüğü, barışçıl toplanma özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği ile Sözleşme'de tanınan haklara getirilen sınırlamaların amacı bakımından birden fazla ihlal tespit etmiş; ayrıca yargılamanın bazı yönlerini “flagrant denial of justice” olarak nitelendirmiştir. Mahkeme, AİHS'nin 18. maddesi bakımından ise uygulanan tedbirlerin Sözleşme'nin izin verdiği amaçların ötesinde bir “ulterior purpose” taşıdığı sonucuna ulaşmıştır.
Kararın önemi yalnızca ulaşılan ihlal sonuçlarından da ibaret değildir. Büyük Daire, AİHS m.46 kapsamında Türkiye'nin atması gereken adımlar konusunda da oldukça açık bir yaklaşım ortaya koymuş ve başvurucunun mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması ile mahkûmiyetin sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğini belirtmiştir.
Bu nedenle karar, bir yandan ifade ve toplantı özgürlüğünün ceza hukuku yoluyla sınırlandırılmasının sınırlarını, diğer yandan adil yargılanma hakkı ile yargı bağımsızlığının AİHS m.5 ve m.18 kapsamındaki sonuçlarını birlikte değerlendirmek bakımından önem taşımaktadır.
1. AİHM Önündeki Temel Mesele
Kavala'nın AİHM önündeki şikâyetleri, 2017 yılında başlayan özgürlüğünden yoksun bırakılma sürecinin yanı sıra, Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı olarak yürütülen ceza yargılamasına ve 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyet kararına ilişkindir. AİHM daha önce, 2019 tarihli kararında Kavala'nın tutukluluğu bakımından AİHS m.5 §§1 ve 4 ile m.18'in ihlal edildiğine karar vermişti. Buna rağmen özgürlüğünden yoksun bırakılma sürecinin devam etmesi üzerine yeni başvuru yapılmıştır.
Bu nedenle Büyük Daire önündeki mesele basit biçimde “Kavala'nın tutukluluğu hukuka uygun muydu?” sorusundan ibaret değildir. Esas mesele, mahkûmiyetin dayandığı ceza yargılamasının AİHS'nin temel güvenceleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı ve bu yargılama sonucunda verilen mahkûmiyetin özgürlükten yoksun bırakmaya hukuki dayanak oluşturup oluşturamayacağıdır.
2. İfade ve Toplanma Özgürlüğü Bakımından Değerlendirme
AİHM'nin bu bölümdeki temel yaklaşımı, bir kişinin toplumsal bir hareket içerisindeki faaliyetleri ile aynı hareket sırasında meydana gelen şiddet eylemlerinin birbirinden ayrılması gerektiği yönündedir.
Mahkeme, Kavala'nın Gezi olaylarıyla bağlantılı faaliyetlerinin önemli ölçüde sivil toplum ve ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını; buna karşılık onun üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerinden sorumlu tutulabilmesi için somut ve bireyselleştirilmiş bir bağlantının ortaya konulması gerektiğini değerlendirmiştir.
AİHM'ye göre bu bağlantının yeterince ortaya konulmaması, ifade ve toplanma özgürlükleri üzerinde “serious chilling effect” yaratabilecek niteliktedir. Başka bir ifadeyle, kişiler barışçıl gösterilere katılmaları veya sivil toplum faaliyetlerinde bulunmaları nedeniyle ağır ceza soruşturmaları ve yaptırımlarıyla karşılaşabilecekleri düşüncesine kapılırlarsa, Sözleşme'nin koruduğu özgürlüklerin kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki ortaya çıkabilir.
Mahkeme ayrıca TCK m.312'nin somut olayda uygulanışını “unforeseeable”, yani öngörülemez bulmuş; bu nedenle müdahalenin AİHS m.10 ve 11 anlamında “prescribed by law”, yani kanunla öngörülmüş bir müdahale olarak kabul edilemeyeceğine karar vermiştir.
3. Adil Yargılanma Hakkı ve “Flagrant Denial of Justice”
Kararın en önemli bölümlerinden biri AİHS m.6 bakımından yapılan değerlendirmedir.
AİHM, ulusal mahkemelerin delilleri değerlendirme konusunda geniş bir takdir alanına sahip olduğunu kabul etmekle birlikte, somut olayda Kavala'nın kişisel faaliyetleri ile Gezi olaylarındaki şiddet arasında yeterli “causal link”, yani nedensellik bağlantısı kurulmadığını belirtmiştir.
Bunun yanında savunmanın bazı tanıkların dinlenmesine ilişkin taleplerinin yeterli gerekçe gösterilmeksizin reddedilmesi ve mahkûmiyetin kişiselleştirilmiş deliller yerine geniş çıkarımlara dayanması da Mahkeme tarafından eleştirilmiştir.
AİHM'ye göre bu eksiklikler tek tek değerlendirildiğinde sıradan usul hataları olarak görülebilecek nitelikte değildir. Birlikte değerlendirildiğinde yargılamanın adil niteliğini ortadan kaldıracak ağırlığa ulaşmıştır.
Mahkemenin kullandığı “flagrant denial of justice” kavramı da burada önem kazanmaktadır. Bu ifade, basit bir usul hatasından çok daha ağır bir durumu; adil yargılanma hakkının özünün inkâr edilmesini ifade etmektedir. AİHM, somut olayda bu eşiğin aşıldığı sonucuna ulaşmıştır.
Bu tespit, aynı zamanda mahkûmiyet sonrasında devam eden özgürlükten yoksun bırakmanın AİHS m.5 §1 bakımından değerlendirilmesini de doğrudan etkilemiştir.
4. Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı
AİHM ayrıca mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda objektif şüphe doğurabilecek bir dizi unsuru birlikte değerlendirmiştir.
Özellikle beraat kararı veren hâkimler hakkında yürütülen disiplin süreçleri, yargılamanın farklı mahkemeler arasında hareket ettirilmesi ve yargılama sürecindeki diğer gelişmeler Mahkeme tarafından dikkate alınmıştır.
Bu bağlamda AİHM'nin kullandığı klasik ifade önemlidir:
“justice must not only be done, it must also be seen to be done”
Yani adalet yalnızca gerçekleşmiş olmamalı; aynı zamanda dışarıdan bakıldığında da bağımsız ve tarafsız bir şekilde gerçekleştiği görülebilmelidir.
5. AİHS m.18 ve “Ulterior Purpose”
Kararın en ağır hukuki tespitlerinden biri AİHS m.18'e ilişkindir.
AİHM, Kavala hakkındaki soruşturma, tutuklama ve mahkûmiyet sürecini tek tek olaylar olarak değil, bir bütün olarak değerlendirmiştir. Mahkeme; önceki AİHM kararlarının uygulanmamasını, yeni suçlamaların ortaya çıkış biçimini, yargılama sürecindeki sorunları, ifade ve toplanma özgürlüğüyle ilgili faaliyetlerin suçlamaların merkezine yerleştirilmesini ve diğer koşulları birlikte ele almıştır.
Sonuç olarak tedbirlerin “ulterior purpose”, yani Sözleşme'nin ilgili hükümlerinde izin verilen amaçların dışında bir amaç taşıdığı kanaatine varmıştır. Mahkeme bu amacın, Kavala'yı insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetler ve Gezi olaylarındaki rolü nedeniyle cezalandırmak ve susturmak olduğunu değerlendirmiştir.
6. AİHS m.46 Bakımından Sonuç
AİHM'nin kararının Türkiye bakımından en önemli sonuçlarından biri AİHS m.46 kapsamında ortaya çıkmaktadır.
Mahkeme, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için Kavala'nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması gerektiğini belirtmiş; ayrıca mahkûmiyetin sonuçlarının ortadan kaldırılmasını istemiştir. Kararda mahkûmiyetin Sözleşme hukuku bakımından “null and void” olduğu belirtilmektedir.
Buradaki ifade, AİHM'nin Türk mahkemesinin kararını Türk iç hukukunda kendiliğinden ortadan kaldırdığı anlamına gelmemektedir. AİHM bakımından anlamı, söz konusu mahkûmiyetin Sözleşme ihlalinin sonuçlarının devam etmesine hukuki dayanak oluşturamayacağı ve ihlalin mümkün olduğunca eski hâline getirilmesi gerektiğidir.
Değerlendirme
Kavala v. Türkiye (No. 2) kararının en dikkat çekici yönü, farklı hak ihlallerinin birbirinden bağımsız değerlendirilmemiş olmasıdır. Ceza sorumluluğunun kişiselleştirilmemesi, ifade ve toplanma özgürlüğünün sınırlandırılması, savunma haklarındaki eksiklikler, yargı bağımsızlığına ilişkin objektif şüpheler ve uzun süreli özgürlükten yoksun bırakılma birlikte değerlendirilmiştir.
Bu yönüyle karar, yalnızca Kavala'nın bireysel durumuna ilişkin bir karar olmaktan öte, ceza hukukunun temel haklara müdahale aracı olarak kullanılmasının sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir.
Bununla birlikte, kararın iç hukuk yollarının tüketilmesi bakımından çoğunluk ile karşı oylar arasındaki ayrışma ayrıca önem taşımaktadır. AİHM çoğunluğu, somut olayın olağanüstü koşulları nedeniyle Anayasa Mahkemesindeki başvuruların sonuçlanmasının beklenmesini gerekli görmemiştir. Buna karşılık Hâkimler Faris Vehabović ve Saadet Yüksel, Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun etkili bir iç hukuk yolu niteliğinin korunması gerektiğini ve somut olayda bu kuraldan ayrılmayı gerektiren yeterli neden bulunmadığını savunmuştur.
Bu usul tartışması, kararın gelecekteki AİHM içtihadı bakımından belki de en fazla tartışılacak yönüdür. Esas bakımından Mahkemenin insan haklarının korunmasına ilişkin değerlendirmeleri oldukça kapsamlı iken, ikincillik ve iç hukuk yollarının tüketilmesi ilkeleri bakımından ortaya koyduğu istisnai yaklaşımın sınırları henüz tam olarak belirgin değildir.



