top of page

Tam Yargı Davasında Dava Açma İradesinin Mirasçılara Geçişi: Danıştay 10. Dairesinin Güncel Yaklaşımı

35 dakika önce
6 dakikada okunur


Anahtar Kelimeler: Tam Yargı Davası, Dava Açma Ehliyeti, Ön Karar, İdari Başvuru, Mirasçılar, Dava Açma İradesi, Hak Arama Özgürlüğü, Hizmet Kusuru


İlgili Danıştay Kararı:

  • Danıştay 10. Daire, E.2021/1683, K.2024/2558, 12.06.2024


Giriş

Tam yargı davalarında dava hakkının doğumu ile bu hakkın kullanılabilmesi için kanunda öngörülen usulî şartların tamamlanması birbirinden farklı meselelerdir. Özellikle idari eylemlerden kaynaklanan zararların tazmini amacıyla açılan davalarda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesi uyarınca idareye önceden başvurulması, dava yoluna başvurulabilmesi bakımından özel bir usulî koşul olarak düzenlenmiştir. Ancak zarar gören kişinin bu başvuruyu yaptıktan sonra, henüz idari başvurunun sonuçlanmasından ve dava açma süresinin başlamasından önce ölmesi hâlinde, dava hakkının mirasçılar tarafından kullanılıp kullanılamayacağı ayrıca değerlendirilmelidir.

Danıştay 10. Dairesinin 12.06.2024 tarihli, E.2021/1683, K.2024/2558 sayılı kararı, bu sorunu dava açma iradesi ile dava açma hakkının kullanılabilir hâle gelmesi arasındaki ilişki üzerinden ele almıştır. Kararda, zarar gören kişinin ölmeden önce kanunun öngördüğü idari başvuruyu gerçekleştirmek suretiyle dava açma iradesini ortaya koymuş olması, mirasçıların söz konusu tazminat istemini takip edebilmeleri bakımından yeterli kabul edilmiştir.

Karar, bir yandan tam yargı davalarında ön karar kurumunun niteliği, diğer yandan ölüm hâlinde tazminat isteminin mirasçılara intikali bakımından önem taşımaktadır.


I. Uyuşmazlığın Konusu ve Yargılama Süreci

Uyuşmazlık, bir hastanede gerçekleştirilen tıbbi uygulama nedeniyle zarara uğradığı ileri sürülen kişinin, Sağlık Bakanlığına maddi ve manevi tazminat istemiyle başvurması üzerine ortaya çıkmıştır.

Muris, 16.12.2019 tarihinde Sağlık Bakanlığına başvurarak 10.000 TL maddi ve 200.000 TL manevi tazminat talep etmiş; ancak başvuru üzerine henüz idarece olumlu veya olumsuz bir cevap verilmeden ve kanunda öngörülen zımni ret süresi dolmadan 16.01.2020 tarihinde vefat etmiştir. Mirasçıları, murisin yaptığı idari başvuruyu takip ederek zımni ret oluşmasından sonra, murisin uğradığı zararların tazmini istemiyle dava açmıştır.

Ankara 8. İdare Mahkemesi ise dava açılmadan ve idari başvuru üzerine herhangi bir işlem tesis edilmeden murisin vefat ettiğini, dolayısıyla dava açılabilmesi için gerekli şartların murisin yaşamı sırasında oluşmadığını kabul etmiştir. Mahkemeye göre, ölümden sonra dava açma şartları tamamlanmış olsa dahi murisin ölümüyle hak ve fiil ehliyeti sona erdiğinden, mirasçıların murisin uğradığı zarar bakımından kendi adlarına açtıkları davada dava açma ehliyetleri bulunmamaktadır.

Ankara Bölge İdare Mahkemesi de bu yaklaşımı benimseyerek istinaf başvurusunu reddetmiştir.

Uyuşmazlık böylece, esas itibarıyla şu hukuki soruya indirgenmiştir:

Zarar gören kişinin, tam yargı davası açmadan önce kanunun zorunlu kıldığı idari başvuruyu gerçekleştirmesinden sonra ölmesi hâlinde, henüz zımni ret işlemi oluşmamış olsa dahi mirasçıları murisin uğradığı zararın tazmini istemiyle dava açabilir mi?


II. Ön Karar Kurumunun Tam Yargı Davasındaki İşlevi

2577 sayılı Kanun'un 13. maddesi, idari eylemlerden hakları ihlal edilen kişilerin doğrudan dava açmadan önce ilgili idareye başvurmalarını zorunlu kılmaktadır. İdarenin talebi reddetmesi veya kanuni süre içerisinde cevap vermemesi hâlinde ise dava açma imkânı doğmaktadır. Somut olayda da muris tarafından bu ön koşul yerine getirilmiş, ancak başvuru henüz sonuçlanmadan ölüm gerçekleşmiştir.

Burada önem taşıyan husus, idari başvurunun yalnızca dava açma süresini başlatan teknik bir işlem olarak değerlendirilmemesidir. Başvurunun yapılması aynı zamanda zarar gören kişinin tazminat istemini idare önüne taşıdığını ve uyuşmazlığı yargısal denetime götürme iradesini ortaya koyduğunu göstermektedir.

Danıştay da kararında tam olarak bu noktadan hareket etmiştir. Daireye göre zarar gören kişi, ölmeden önce kanunda tam yargı davası açabilmek için zorunlu olarak öngörülen idari başvuruyu gerçekleştirmiş ve böylece dava açma iradesini açıklamıştır. Bu iradenin açıklanmış olması karşısında, başvurunun henüz zımnen reddedilmemiş olması, tazminat isteminin mirasçılara geçmesine engel teşkil etmemektedir.

Bu yaklaşım, ön karar kurumunun salt şekli bir dava şartı olarak değil, tam yargı isteminin idare önünde somutlaştırılmasını sağlayan bir mekanizma olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.


III. Dava Hakkının Doğumu ile Dava Hakkının Kullanılabilir Hâle Gelmesi Arasındaki Ayrım

Kararın hukuki öneminin temelinde, maddi anlamda tazminat isteminin doğması ile bu istemin idari yargıda dava konusu edilebilir hâle gelmesi arasındaki ayrım bulunmaktadır.

2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinde tam yargı davalarının, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılacağı düzenlenmiştir. Aynı Kanun'un 14 ve 15. maddelerinde ise dava açma ehliyeti ilk inceleme kapsamında değerlendirilmektedir. Kanunun 31. maddesi de ehliyet konusunda belirli ölçüde medeni usul hükümlerine atıf yapmaktadır.

İlk derece mahkemesinin yaklaşımı, dava açma hakkının kullanılabilir hâle gelmesini sağlayan bütün koşulların murisin yaşamı sırasında tamamlanmış olması gerektiği kabulüne dayanmaktadır. Buna göre, zımni ret henüz oluşmadığından ortada dava konusu edilebilecek bir idari işlem bulunmamaktadır.

Ancak bu yaklaşım, tam yargı isteminin doğduğu an ile dava açma hakkının usulen kullanılabilir hâle geldiği anı birbirine yaklaştırmaktadır.

Oysa somut olayda zarar doğmuş, zarar gören kişi tarafından idareye başvuru yapılmış ve böylece tazminat istemi açık biçimde ortaya konulmuştur. Ölümden sonra yalnızca idari başvurunun sonuçlanmasına ilişkin süreç devam etmiştir. Danıştay, bu aşamadaki ölümün daha önce ortaya konulmuş olan tazminat istemini ortadan kaldırmayacağı sonucuna ulaşmıştır.

Bu nedenle karar, dava açma hakkının maddi temelinin, yalnızca dava dilekçesinin mahkemeye sunulmasıyla ortaya çıkmadığı; bazı hâllerde dava öncesi usul işlemlerinin gerçekleştirilmesiyle birlikte belirginleştiği anlayışına dayanmaktadır.


IV. Miras Hakkı ile Tazminat İstemi Arasındaki İlişki

Uyuşmazlığın bir diğer boyutu, tam yargı isteminin mirasçılara geçip geçmeyeceğidir.

İlk derece mahkemesi, 2577 sayılı Kanun'un 26. maddesine ve miras hukukunun genel hükümlerine dayanarak, ölen kişiye ait hak ve alacakların kural olarak mirasçılara geçtiğini kabul etmekle birlikte, somut olayda henüz dava açılmadığı ve zımni ret işlemi oluşmadığı için mirasçılara intikal edebilecek bir dava hakkının bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Danıştay ise farklı bir hukuki bağlantı kurmuştur. Daire, murisin ölümünden önce dava açma iradesini açıkça ortaya koymuş olmasını ve bu iradenin kanunda öngörülen zorunlu idari başvurunun yapılması suretiyle somutlaşmasını esas almıştır. Bu durumda tazminat isteme hakkının mirasçılara geçeceği kabul edilmiştir.

Burada kararın dikkat çekici yönü, mirasçılara geçen şeyin yalnızca soyut bir "dava açma imkânı" olarak değil, murisin daha önce somutlaştırdığı tazminat isteminin devamı olarak değerlendirilmesidir.

Dolayısıyla mirasçıların açtığı dava, murisin hiç ortaya koymadığı yeni ve bağımsız bir tazminat isteminin ileri sürülmesi şeklinde değil; murisin yaşamı sırasında idareye yönelttiği tazminat talebinin, ölüm nedeniyle mirasçılar tarafından yargısal aşamada takip edilmesi şeklinde kabul edilmiştir.


V. Hak Arama Özgürlüğü Bakımından Değerlendirme

Kararın en önemli anayasal boyutunu hak arama özgürlüğü oluşturmaktadır.

Danıştay, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün, dava açıldığı tarihte kişinin hayatta olmamasından hareketle sınırlandırılmasını yerinde görmemiştir.

Bu yaklaşım, usul kurallarının yorumunda önemli bir ölçüt ortaya koymaktadır. Usul hukukunun amacı, yargısal denetimin gerçekleştirilebilmesini sağlayacak düzenli bir çerçeve oluşturmak olmakla birlikte, usulî koşulların yorumunun kişinin daha önce açıkça ortaya koyduğu hak arama iradesini bütünüyle etkisiz hâle getirecek sonuçlara ulaşması, özellikle tazminat istemlerinde ayrıca değerlendirilmelidir.

Somut olayda murisin idareye yaptığı başvuru, soyut bir hak arama niyetinden ibaret değildir. Muris belirli bir idareye, belirli bir zarar nedeniyle ve belirli miktarlarda maddi ve manevi tazminat talebiyle başvurmuştur. Üstelik bu başvuru, 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesi uyarınca dava açılmasından önce yerine getirilmesi gereken zorunlu usul işlemidir. Dolayısıyla dava açma iradesinin somut ve hukuken anlamlı bir davranışla ortaya konulduğu açıktır.

Bu nedenle Danıştay'ın yaklaşımı, usulî şekilcilik ile etkili hak arama arasında bir denge kurmaktadır.


VI. Kararın Dava Açma Ehliyeti Bakımından Sınırları

Kararın, "mirasçıların her durumda murisin uğradığı zararlar bakımından dava açabileceği" şeklinde geniş yorumlanmaması gerekir.

Daire kararının dayandığı temel olgu, murisin ölümünden önce açık bir tazminat isteminde bulunmuş ve 2577 sayılı Kanun'un öngördüğü ön başvuru yolunu tüketmeye başlamış olmasıdır. Başka bir ifadeyle karar, mirasçıların dava hakkını yalnızca ölüm olgusundan hareketle kabul etmemekte; murisin yaşamı sırasında ortaya koyduğu hukuken belirgin dava açma iradesine ve tazminat isteminin somutlaştırılmış olmasına dayandırmaktadır.

Nitekim kararda, murisin idareye yaptığı başvurunun içeriği ve sonrasında mirasçıların bu başvuruyu takip ederek zımni ret üzerine dava açmaları özellikle vurgulanmıştır.

Bu itibarla kararın kapsamı, murisin hiçbir başvuruda bulunmadan ölmesi hâlinde mirasçıların aynı hukuki zeminde doğrudan dava açabileceği şeklinde genişletilemez. Böyle bir durumda, dava hakkının ve özellikle 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesinde öngörülen ön karar mekanizmasının hangi koşullarda işletilebileceği ayrıca değerlendirilmelidir.


VII. Kararın İdari Yargılama Hukuku Bakımından Önemi

Karar, idari yargılama hukukunda usulî şartların maddi hakla ilişkisine dair önemli bir yaklaşım ortaya koymaktadır.

İdari yargıda dava açma sürecinin birtakım ön koşullara bağlanmış olması, bu koşulların her somut olayda hakkın özünden bağımsız ve katı bir biçimde uygulanmasını gerektirmemektedir. Özellikle kişinin iradesi dışında gerçekleşen ölüm gibi bir olayın, daha önce usulüne uygun biçimde başlatılmış bir tazminat sürecini bütünüyle sonuçsuz bırakıp bırakmayacağı değerlendirilirken, usul hükümlerinin amacı ile hak arama özgürlüğü birlikte ele alınmalıdır.

Danıştay'ın yaklaşımı bu bakımdan, dava açma hakkının kullanılabilirlik koşulları ile tazminat isteminin miras yoluyla intikali arasında süreklilik kurmaktadır.

Kanaatimizce kararın isabetli yönü de burada ortaya çıkmaktadır. Murisin idareye yaptığı başvurunun, yalnızca ileride dava açabilmenin şekli ön koşulu olarak görülmesi yerine, murisin tazminat istemini açıkça ortaya koyan ve yargısal başvuru iradesini somutlaştıran bir işlem olarak değerlendirilmesi, olayın hukuki gerçekliğiyle daha uyumludur.

Buna karşılık, bu yaklaşımın uygulanmasında dava açma iradesinin gerçekten somut ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konulup konulmadığı önem taşıyacaktır. Herhangi bir idari başvurunun otomatik biçimde mirasçılara dava hakkı verdiği sonucuna ulaşılması, ön karar kurumunun kanuni yapısını ve dava açma şartlarını gereğinden fazla genişletebilir.


Sonuç

Danıştay 10. Dairesinin E.2021/1683, K.2024/2558 sayılı kararı, tam yargı davalarında zarar gören kişinin ölümünden sonra dava hakkının mirasçılar tarafından kullanılabilmesine ilişkin önemli bir usul hukuku yaklaşımı ortaya koymuştur.

Kararda belirleyici olan, murisin ölümünden önce dava açmış olması değil, 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesi uyarınca zorunlu idari başvuruyu gerçekleştirerek tazminat istemini ve buna bağlı dava açma iradesini somut biçimde ortaya koymuş olmasıdır. İdari başvurunun henüz sonuçlanmamış olması ve zımni ret işleminin murisin ölümünden sonra oluşması, bu istemin mirasçılar tarafından takip edilmesine engel kabul edilmemiştir.

Bu yaklaşım, dava açma ehliyeti ve ön karar kurumlarının katı biçimde yorumlanması suretiyle hak arama özgürlüğünün etkisizleştirilmesini önlemektedir. Özellikle tam yargı davalarında, zarar gören kişinin yaşamı sırasında tazminat istemini idare önünde açıkça ortaya koymuş olması, ölüm sonrasında mirasçıların bu istemi takip edebilmeleri bakımından hukuken belirleyici bir unsur olarak kabul edilmiştir.

Bununla birlikte kararın, murisin hiçbir hukuki girişimde bulunmadan ölmesi hâlinde mirasçıların aynı koşullarda dava açabileceği şeklinde genelleştirilmemesi gerekir. Kararın dayandığı esas, ölümden önce somutlaşmış bir tazminat istemi ve bu isteme bağlı açık dava açma iradesinin bulunmasıdır.

Sonuç olarak karar, ön kararın tamamlanmasını beklemeden gerçekleşen ölüm olayının, zarar görenin yaşamı sırasında başlattığı tazminat sürecini mirasçılar bakımından bütünüyle ortadan kaldırmayacağı yönünde, hak arama özgürlüğünü esas alan bir yorum ortaya koymaktadır. Bu yönüyle karar, tam yargı davalarında usulî şartların uygulanmasında şekli yaklaşım ile etkili yargısal korunma arasındaki dengenin gözetilmesi bakımından dikkate değer niteliktedir.

 
 

©2022 by Just Hukuk

bottom of page