top of page

Süresiz Nafaka Düzenlemesinin İptali: Belirlilik İlkesi ve Çatışan Temel Haklar Açısından AYM Kararının Değerlendirilmesi

12 saat önce
6 dakikada okunur

Anahtar Kelimeler: Yoksulluk Nafakası, Süresiz Nafaka, Anayasa Mahkemesi, Norm Denetimi, Belirlilik İlkesi, Hukuk Devleti, Maddi ve Manevi Varlığın Korunması, Pozitif Yükümlülük, Ölçülülük, Sosyal Devlet


İlgili Karar:

  • Anayasa Mahkemesi, E.2025/156, K.2026/131, 4.6.2026


Giriş

Anayasa Mahkemesi, Türk Medenî Kanunu'nun 175. maddesinin birinci fıkrasında yer alan ve yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” talep edilebilmesine imkân veren ibarenin Anayasa'ya aykırı olduğuna karar vermiştir. İptal hükmü, kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girecektir.

Karar, kamuoyunda “süresiz nafakanın kaldırılması” şeklinde ifade edilse de Anayasa Mahkemesinin yaptığı norm denetiminin hukuki kapsamı bundan daha belirli bir çerçevede ele alınmalıdır. Mahkeme, Türk Medenî Kanunu'nun 175. maddesinin tamamını değil, yalnızca “süresiz olarak” ibaresini iptal etmiştir.

Kararın önemi yalnızca nafaka hukukuyla sınırlı değildir. Karar; hukuk devletinin belirlilik ilkesi, devletin temel haklara ilişkin pozitif yükümlülükleri, özel kişiler arasındaki menfaatlerin anayasal düzeyde dengelenmesi ve kanun koyucunun sosyal politika alanındaki takdir yetkisi bakımından da önemli değerlendirmeler içermektedir.


I. İptal Konusu Düzenleme ve Anayasal Sorun

4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 175. maddesine göre boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek taraf, kusuru diğer taraftan daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında nafaka isteyebilmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında ise nafaka yükümlüsünün kusurunun aranmayacağı düzenlenmiştir.

İtiraz konusu düzenleme, birinci fıkrada yer alan “süresiz olarak” ibaresidir.

Anayasa Mahkemesi, düzenlemenin uygulanması bakımından önemli bir noktaya işaret etmiştir. Kanun metni lafzen, her olayda mutlaka süresiz nafaka verilmesini açıkça emretmemektedir. Buna karşılık yerleşik yargısal uygulamada hükmün emredici nitelikte olduğu ve hâkimin nafakanın süresi bakımından takdir yetkisine sahip bulunmadığı yönünde bir yaklaşım oluşmuştur.

Dolayısıyla uyuşmazlığın merkezinde yalnızca “nafaka süresiz olmalı mıdır?” sorusu bulunmamaktadır. Asıl anayasal sorun, kanun metninin ortaya koyduğu normatif çerçeve ile bu metne yerleşik yargısal uygulama tarafından verilen anlam arasındaki ilişkinin hukuk devleti ve temel haklar bakımından kabul edilebilir olup olmadığıdır.


II. Anayasa Mahkemesinin Önceki İçtihadı ve İçtihat Değişikliği

Anayasa Mahkemesi, daha önce 17.5.2012 tarihli ve E.2011/136, K.2012/72 sayılı kararında aynı ibareyi Anayasa'ya uygun bulmuştur.

2012 tarihli kararda Mahkeme, “süresizlik” unsurunun nafaka alacaklısının her durumda hayatı boyunca nafaka alacağı anlamına gelmediğini ve düzenlemenin sosyal hukuk devleti ilkesiyle bağlantılı olarak değerlendirilebileceğini kabul etmiştir.

Ancak 2026 tarihli kararda Mahkeme, aradan geçen dönemde özellikle yargısal uygulamanın gelişimini dikkate alarak farklı bir sonuca ulaşmıştır. Mahkemeye göre 2012 kararından sonra da “süresiz olarak” ibaresinin emredici nitelikte olduğu ve hâkimin nafakanın süresini belirleme konusunda takdir yetkisinin bulunmadığı yönündeki yaklaşım devam etmiştir.

Bu nedenle karar, yalnızca kanun hükmünün soyut anayasal denetimi bakımından değil, aynı normun yıllar içerisindeki yorumlanma biçiminin anayasal değerlendirmeye etkisi bakımından da dikkat çekicidir.


III. Belirlilik İlkesi Bakımından Değerlendirme

Anayasa Mahkemesinin çoğunluk kararında ilk olarak hukuk devletinin temel unsurlarından biri olan belirlilik ilkesine yer verilmiştir.

Belirlilik ilkesi, kişilerin hangi hukuki sonucun hangi şartlarda doğacağını makul ölçüde öngörebilmelerini gerektirir. Mahkeme bu ilkeyi hukuki güvenlikle ilişkilendirmiş ve kanunların açık, anlaşılır, uygulanabilir ve öngörülebilir olması gerektiğini belirtmiştir.

Mahkeme, TMK m.175'in lafzının tek başına değerlendirildiğinde hâkime her durumda süresiz nafaka verme zorunluluğu getirmediğini kabul etmektedir. Buna rağmen yerleşik uygulamada hâkimin nafakanın süresini belirleme yetkisinin bulunmadığı yönünde bir yorumun benimsenmiş olması, düzenlemenin belirli ve öngörülebilir niteliğini zayıflatmaktadır.

Burada kararın dikkat çekici yönü, normun metni ile normun yerleşik yorumunun birbirinden ayrılmasıdır.

Nitekim farklı gerekçede bu husus daha açık biçimde ortaya konulmuştur. Üye Yıldız Seferinoğlu'na göre sorun, öncelikle nafaka borçlusu ile alacaklı arasındaki menfaat dengesinde değil, kuralın ne öngördüğünün yeterince açık olmamasındadır. Kanun metni ile yerleşik uygulama farklı sonuçlar doğuruyorsa, kişilerin nafaka yükümlülüğünün ne kadar süreceğini önceden bilememesi hukuk devletinin belirlilik ilkesiyle bağdaşmayacaktır.

Kanaatimizce kararın en güçlü anayasal tartışma alanlarından biri de budur. Çünkü bir normun anayasal denetiminde yalnızca soyut lafzın değil, yerleşik ve öngörülebilir biçimde ortaya çıkan hukuki sonucun da dikkate alınması gerektiği ileri sürülebilir. Bununla birlikte norm denetiminin konusu ile yargısal yorumun konusu arasındaki sınırın korunması da önem taşımaktadır.


IV. Çatışan Temel Haklar ve Devletin Pozitif Yükümlülüğü

Anayasa Mahkemesi iptal gerekçesini yalnızca belirlilik ilkesi üzerine kurmamıştır.

Mahkeme, Anayasa'nın 5. ve 17. maddeleri kapsamında devletin kişilerin maddi ve manevi varlığını korumaya yönelik pozitif yükümlülüklerinin bulunduğunu vurgulamıştır. Bu yükümlülük yalnızca devletin bireyin temel haklarına müdahale etmemesini değil, gerektiğinde hakların korunmasını sağlayacak hukuki ve kurumsal mekanizmaların oluşturulmasını da kapsamaktadır.

Yoksulluk nafakası bu açıdan iki farklı anayasal menfaatin kesişim noktasında bulunmaktadır.

Bir tarafta boşanma nedeniyle ekonomik açıdan yoksulluğa düşen eşin maddi ve manevi varlığının korunması söz konusudur. Diğer tarafta ise nafaka borçlusunun kendi maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı bulunmaktadır.

Mahkemeye göre kanun koyucunun bu iki menfaat arasında makul bir denge kurması gerekir. Taraflardan birine aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklenmesi, devletin pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmayabilir.

Bu yaklaşım, özel hukuk ilişkilerinin anayasal haklar bakımından tamamen anayasa dışı bir alan olmadığını da göstermektedir. Her ne kadar uyuşmazlığın tarafları özel kişiler olsa da kanun koyucunun özel hukuk alanında kurduğu koruma mekanizmaları, tarafların temel hak ve özgürlükleri üzerinde doğrudan sonuç doğurabilmektedir.


V. AYM'ye Göre Süresiz Nafaka Düzenlemesinin Anayasal Sorunu

Anayasa Mahkemesi, yoksulluk nafakasının sosyal ve hukuki amacını bütünüyle reddetmemiştir.

Aksine Mahkeme, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen eşin korunmasının meşru bir amaç olduğunu kabul etmektedir. Sorun, bu korumanın hangi süre ve hangi kriterlerle sağlanacağıdır.

Mahkemeye göre nafakanın hiçbir ölçüt belirlenmeksizin kategorik biçimde süresiz olarak öngörülmesi, nafaka borçlusu açısından ağır bir külfet yaratabilmektedir. Bu nedenle evliliğin süresi, eşlerin yaşı, sağlık durumu, ekonomik ve sosyal durumları ve nafaka yükümlülüğünün boşanma sonrasındaki hayata etkisi gibi unsurların dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.

Mahkeme bu çerçevede, yoksulluk nafakasının kural olarak belirli bir süreyle sınırlandırılabilmesini; ancak somut olayın koşulları gerektirdiğinde süresiz nafakaya da imkân tanınmasını anayasal denge açısından mümkün görmektedir. Hâkime, somut olayın özelliklerini dikkate alarak nafakanın süresini belirleme yetkisi tanınması ve süresiz nafakanın hangi şartlarda uygulanabileceğinin öngörülebilir biçimde düzenlenmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır.

Dolayısıyla AYM'nin kararı, “nafaka artık hiçbir şekilde süresiz olamaz” şeklinde anlaşılmamalıdır. Kararın doğrudan sonucu, “süresiz olarak” ibaresinin mevcut normatif yapısından çıkarılmasıdır. Yeni düzenlemenin içeriğinin belirlenmesi ise kanun koyucunun görev alanındadır.


VI. Karşıoyların Ortaya Koyduğu Temel Sorun

Karara karşı oy kullanan üyeler ise farklı bir anayasal değerlendirme yapmıştır.

Karşıoy gerekçesinde yoksulluk nafakasının boşanma sonrasında ekonomik olarak güçsüz duruma düşen eşin korunmasına hizmet eden sosyal nitelikli bir mekanizma olduğu belirtilmiştir. Ayrıca TMK m.176'nın nafakanın azaltılması, artırılması veya kaldırılması bakımından çeşitli mekanizmalar öngördüğü; dolayısıyla nafaka yükümlülüğünün mutlak ve değiştirilemez bir yük olarak değerlendirilmemesi gerektiği savunulmuştur.

Karşıoyun esas ayrıştığı nokta ise norm ile normun uygulanması arasındaki farktır.

Karşıoy sahiplerine göre TMK m.175'in lafzı hâkimin somut olayın koşullarını dikkate almasına engel değildir. Sorun, Yargıtayın zaman içerisinde bu hükmü emredici biçimde yorumlamasıdır. Bu nedenle ortaya çıkan problem bir anayasal norm sorunu değil, uygulama ve içtihat sorunu olarak değerlendirilmelidir.

Bu görüşün önemli bir sonucu bulunmaktadır: Eğer sorun normun kendisinden değil, normun yorumlanma biçiminden kaynaklanıyorsa, anayasal denetim yoluyla kanun hükmünün iptal edilmesi yerine yerleşik içtihadın değiştirilmesi veya kanun koyucunun açık bir düzenleme yapması tercih edilebilir.

Farklı gerekçede ise daha da ileri bir ayrım yapılmıştır. Üye Seferinoğlu, iptal sonucuna katılmakla birlikte iptalin Anayasa'nın 5. ve 17. maddeleri kapsamında menfaat dengesi kurulmasına değil, doğrudan Anayasa'nın 2. maddesindeki belirlilik ilkesine dayandırılması gerektiğini ifade etmiştir.


VII. Kararın Norm Denetimi Açısından Önemi

Kararın insan hakları hukuku bakımından esas önemi, özel hukuk alanındaki bir düzenlemenin çatışan temel haklar perspektifinden değerlendirilmesidir.

AYM, bir tarafta yoksulluk nedeniyle korunmaya ihtiyaç duyan eşin maddi ve manevi varlığını, diğer tarafta nafaka borçlusunun kendi maddi ve manevi varlığını koruma hakkını dikkate almıştır. Böylece devletin pozitif yükümlülüğünün yalnızca bir tarafın korunmasını değil, karşılıklı hak ve menfaatler arasında makul bir dengenin kurulmasını da gerektirdiğini kabul etmiştir.

Bununla birlikte karar, kanun koyucunun sosyal politika alanındaki takdir yetkisini tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Nitekim karşıoy gerekçesinde de belirtildiği üzere, karşılaştırmalı hukukta boşanma sonrası nafakanın süresi bakımından tek bir model bulunmamaktadır. Bazı hukuk sistemleri süreli nafakayı, bazıları ise somut olayın özelliklerine göre uzun süreli veya süresiz nafakayı kabul etmektedir.

Bu nedenle anayasal denetimin konusu, belirli bir nafaka modelinin “doğru” veya “yanlış” olduğu değildir. Esas mesele, seçilen modelin anayasal sınırlar içinde ve yeterli açıklık ve öngörülebilirlikle düzenlenip düzenlenmediğidir.


VIII. İptal Kararının Yürürlüğe Girmesi

AYM, iptal kararının derhâl yürürlüğe girmesini tercih etmemiştir.

Anayasa'nın 153. maddesi ve 6216 sayılı Kanun'un 66. maddesi uyarınca Mahkeme, gerekli gördüğü hâllerde iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca belirleyebilmektedir.

Somut olayda “süresiz olarak” ibaresinin iptal edilmesi sonucunda doğacak hukuki boşluğun kamu yararını ihlal edebileceği değerlendirilmiş ve iptal hükmünün Resmî Gazete'de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiştir.

Dolayısıyla kararın Resmî Gazete'de 30.9.2026 tarihinde yayımlandığı dikkate alındığında, iptal hükmü 30 Haziran 2027 tarihinde yürürlüğe girecektir.

Bu süre, yasama organına yeni hukuki düzenlemeyi oluşturabilmesi için tanınmış bir geçiş dönemi niteliğindedir.


Sonuç

Anayasa Mahkemesinin E.2025/156, K.2026/131 sayılı kararı, yalnızca yoksulluk nafakasının süresine ilişkin bir normun yürürlükten kaldırılmasından ibaret değildir. Karar, aynı zamanda hukuk devletinin belirlilik ilkesi ile devletin temel hakların korunmasına yönelik pozitif yükümlülüklerinin özel hukuk alanında nasıl uygulanacağına ilişkin önemli bir anayasal tartışma ortaya koymaktadır.

Mahkemenin çoğunluk gerekçesine göre, yoksulluk nafakasının korunması anayasal bakımdan meşru olmakla birlikte, nafaka borçlusunun maddi ve manevi varlığı üzerindeki yükün herhangi bir süre veya kriter öngörülmeksizin kategorik biçimde süresiz hâle getirilmesi, çatışan haklar arasındaki makul dengeyi bozabilmektedir. Bu nedenle hâkime somut olayın özelliklerini dikkate alarak nafakanın süresini belirleme imkânı sağlayan ve gerektiğinde süresiz nafakaya hangi şartlarda hükmedilebileceğini öngören bir yasal çerçeve oluşturulması gerektiği kabul edilmiştir.

Bununla birlikte kararın farklı gerekçesi ve karşıoyları, anayasal tartışmanın başka bir boyutunu ortaya koymaktadır. Buna göre sorun, normun kendisinden ziyade normun yerleşik yargısal yorumundan kaynaklanıyorsa, iptal gerekçesinin temel haklar arasında denge kurmaktan önce belirlilik ve öngörülebilirlik ekseninde kurulması daha isabetli olabilir.

Bu yönüyle kararın bundan sonraki dönemde doğuracağı temel hukuki mesele, “nafaka artık süresiz olabilir mi?” sorusundan ziyade, kanun koyucunun yeni düzenlemede hâkime hangi ölçütleri tanıyacağı ve süresiz nafakanın hangi koşullarda mümkün olacağını ne ölçüde açık ve öngörülebilir biçimde belirleyeceği olacaktır.

Nihai olarak AYM kararı, belirli bir nafaka modelini anayasal olarak zorunlu kılmamış; mevcut düzenlemenin anayasal sınırlarını aşan yönlerini ortaya koyarak bu alandaki düzenleme tercihini kanun koyucuya bırakmıştır. Bu nedenle karar, aile hukukundan ziyade temel hakların yatay ilişkilerde korunması, hukuk devleti, belirlilik ilkesi ve kanun koyucunun sosyal politika alanındaki takdir yetkisinin sınırları bakımından da incelenmeye değer bir norm denetimi kararı niteliğindedir.

 
 

©2022 by Just Hukuk

bottom of page