Tam Yargı Davalarında Talep Sonucunun Açıklığı ve Dilekçenin Reddi: Danıştayın Yaklaşımı

Anahtar Kelimeler: Tam Yargı Davası, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat, Dava Dilekçesi, Dilekçenin Reddi, İYUK m.3, Talep Sonucunun Açıklığı, Zarar Kalemi, İdari Yargılama Usulü
İlgili Danıştay Kararı:
Danıştay Onüçüncü Daire, E.2018/3269, K.2023/6335, 27.12.2023
Giriş
İdari yargıda tam yargı davaları, idari işlem veya eylemler nedeniyle kişilerin uğradıkları zararların tazmin edilmesine yönelik olup, niteliği itibarıyla yalnızca bir hukuka aykırılık denetimi değil, aynı zamanda zarar, illiyet bağı ve tazminat kapsamının belirlenmesini gerektiren bir yargılama faaliyetini ifade etmektedir. Bu nedenle tam yargı davalarında dava dilekçesinin, uyuşmazlığın sınırlarını belirleyecek ölçüde açık ve belirli olması özel bir önem taşımaktadır.
Danıştay Onüçüncü Dairesinin 27.12.2023 tarihli, E.2018/3269, K.2023/6335 sayılı kararı, tam yargı davalarında talep edilen zararın maddi veya manevi nitelikte olduğunun, zarar kalemlerinin ve bu zararların hangi idari işlem veya eylemden kaynaklandığının açıkça ortaya konulması gerektiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Daire, dava dilekçesinde bu hususlarda belirsizlik ve çelişki bulunması halinde, mahkemenin talebi kendiliğinden nitelendirerek davanın esasına girmesini değil, İYUK'un 3. maddesi uyarınca dilekçenin reddine karar vermesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır.
Karar, bir bakıma mahkemenin davacının yerine geçerek talebi belirleme sınırlarını da göstermektedir. Zira somut olayda davacı 1.000.000 TL tutarında bir zararın tazminini istemiş, ancak bu miktarın ne kadarının maddi, ne kadarının manevi tazminata ilişkin olduğunu ve zararın hangi işlem veya eylemden kaynaklandığını açıkça ortaya koymamıştır. İlk derece mahkemesi ise bu belirsizliği giderici bir dilekçe ret kararı vermek yerine talebi manevi tazminat olarak kabul ederek esastan incelemiştir. Danıştay bu yaklaşımı usule aykırı bulmuştur.
I. Uyuşmazlığın Maddi Arka Planı
Davacı şirkete 13.11.2013 tarihinde ihrakiye teslim lisansı verilmiş, ancak daha sonra yapılan incelemeler sonucunda lisansın amacı dışında ve Kanuna karşı hile yoluyla kullanıldığı gerekçesiyle lisansın iptaline karar verilmiştir. Davacı tarafından lisans iptal işleminin iptali istemiyle açılan davada, Ankara 12. İdare Mahkemesince iptal kararı verilmiş ve bu karar Danıştay tarafından da onanmıştır.
Bunun üzerine davacı şirket, lisansının hukuka aykırı biçimde iptal edildiği, bu süreçte akaryakıt temininde güçlük yaşadığı, sözleşmesel yükümlülüklerini yerine getiremediği, havaalanlarındaki depolarının kiralarını ödeyemez hale geldiği, çalışanlarını işten çıkardığı, iflas tehlikesi yaşadığı ve ticari itibarının zarar gördüğü iddialarıyla 1.000.000 TL tazminat talebiyle tam yargı davası açmıştır.
İlk derece mahkemesi ise davacının taleplerini esas itibarıyla manevi zarar kapsamında değerlendirmiş ve idarenin işlemi ile ileri sürülen zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı sonucuna ulaşarak davayı reddetmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi de istinaf başvurusunu reddetmiştir. Bunun üzerine uyuşmazlık Danıştay Onüçüncü Dairesinin önüne gelmiştir.
II. Tam Yargı Davalarında Talebin Açık ve Belirli Olması
Kararın temelinde 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 3. maddesi bulunmaktadır.
İYUK m.3 uyarınca dava dilekçesinde tarafların yanı sıra davanın konusu ve sebepleri, dayandığı deliller, dava konusu işlemin bildirim tarihi ve tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın gösterilmesi gerekmektedir.
Bununla bağlantılı olarak İYUK m.14/3'te dava dilekçelerinin 3. ve 5. maddelere uygun olup olmadığının inceleneceği; m.15/1-d'de ise bu maddelere uygun olmayan dilekçelerin yeniden dava açılmak üzere reddedileceği düzenlenmiştir.
Bu düzenlemelerin amacı yalnızca şekli bir dilekçe standardı oluşturmak değildir. Dava dilekçesi, yargılamanın konusunu ve sınırlarını belirleyen temel usul belgesidir. Özellikle tam yargı davalarında mahkemenin hangi zararı, hangi hukuka aykırı işlem veya eylemle bağlantılı olarak ve hangi miktarda inceleyeceğini belirleyebilmesi için davacının talebini açık biçimde ortaya koyması gerekir.
Danıştay da bu nedenle, idari yargıda hukuki denetimin eksiksiz biçimde yapılabilmesi için dava konusu işlemin veya işlemler ile davanın konusunun tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıkça belirtilmesi, tam yargı davalarında ise uyuşmazlık konusu miktarın gösterilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
III. Maddi Zarar ile Manevi Zararın Birbirinden Ayrılması
Kararın önemli yönlerinden biri, maddi ve manevi zarar kavramları arasındaki hukuki ayrımın açık biçimde ortaya konulmasıdır.
Danıştaya göre maddi zarar, kişinin malvarlığında meydana gelen ve parasal karşılığı ölçülebilen eksilmeyi ifade etmekte olup mevcut veya muhtemel zarar, fiili zarar veya mahrum kalınan kâr gibi farklı görünümlere sahip olabilir.
Manevi zarar ise kişinin hukuk tarafından korunan kişilik değerlerine yönelik saldırı sonucunda duyduğu bedensel veya ruhsal acı ve üzüntü olarak ortaya çıkmaktadır. Manevi tazminatın amacı malvarlığındaki bir eksilmeyi gidermekten ziyade, kişinin uğradığı manevi zararın kısmen de olsa giderilmesini sağlamaya yönelik manevi tatmindir.
Bu farklılık, tam yargı davalarında yalnızca teorik bir ayrım değildir. Maddi ve manevi zararların hukuki niteliği, ispat biçimi, hesaplanması ve tazminat miktarının belirlenmesi bakımından farklı değerlendirmeleri gerektirmektedir. Danıştay da bu nedenle, maddi ve manevi tazminat taleplerinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Dolayısıyla davacının “1.000.000 TL zarar” şeklindeki genel bir ifadeyle yetinmesi, bu miktarın hangi zarar türlerinden oluştuğu ve her bir zarar kaleminin hangi sebeple talep edildiği açıklanmadığı sürece, sağlıklı bir yargılama yapılması bakımından yeterli değildir.
IV. Somut Olayda Dava Dilekçesindeki Belirsizlik
Somut olayda davacı, dava dilekçesinin konu kısmında idarenin hukuka aykırı eylemi nedeniyle uğranılan zararların tazminini istemiş ve dava değerini 1.000.000 TL olarak göstermiştir.
Ancak dilekçenin açıklamalar bölümünde birbirinden farklı zarar ve hukuka aykırılık iddiaları ileri sürülmüştür. Davacı bir taraftan lisansın iptal edilmesi nedeniyle zarar gördüğünü, diğer taraftan idarenin TÜPRAŞ üzerinde baskı kurduğunu ve akaryakıt teminini engellediğini ileri sürmüş; ayrıca sözleşmesel yükümlülüklerini yerine getiremediğini, depolarının kiralarını ödeyemediğini, ticari itibarının zarar gördüğünü ve iflas tehlikesi yaşadığını belirtmiştir.
Bununla birlikte 1.000.000 TL'nin ne kadarının maddi, ne kadarının manevi zarar olduğu açıkça belirtilmemiştir.
Daha da önemlisi, talep edilen zararın;
lisansın iptal edildiği dönemden mi,
lisans iptal işleminin mahkeme tarafından iptal edilmesine kadar geçen süreçten mi,
mahkeme kararının uygulanmadığı iddiasından mı,
yoksa idarenin akaryakıt teminine fiilen engel olduğu iddiasından mı
kaynaklandığı açık biçimde ortaya konulmamıştır.
Sonraki dilekçelerde davacı tarafından maddi zararın tazmini yönünde açıklamalar yapılmış ve zararın bilirkişi marifetiyle belirlenmesi talep edilmiştir. Ancak bu açıklamalar, başlangıçtaki dava dilekçesinde mevcut olan belirsizliği ortadan kaldıracak şekilde açık ve sistematik bir talep çerçevesi oluşturmamıştır.
V. Mahkemenin Talebi Kendiliğinden Nitelendirmesi ve Dilekçenin Reddi Gereği
Danıştayın bozma gerekçesinin merkezinde bu husus bulunmaktadır.
İlk derece mahkemesi, davacının açık olmayan tazminat talebini manevi tazminat talebi olarak kabul etmiş ve uyuşmazlığı bu çerçevede değerlendirmiştir.
Oysa Danıştay, mahkemenin böyle bir nitelendirme yapmasını usulen mümkün görmemiştir.
Daireye göre dava dilekçesinde tazminat talebi bakımından eksiklik, çelişki ve tereddütler bulunduğu; sonradan verilen dilekçelerde maddi zarar talebine ilişkin açıklamalar yapıldığı ve zararın hangi işlem veya eylemden kaynaklandığının da açık olmadığı dikkate alındığında, öncelikle İYUK m.3 uyarınca dilekçenin reddine karar verilmesi gerekmektedir.
Buradaki temel usul ilkesi, mahkemenin davacının yerine geçerek dava konusu talebi belirlememesi gerektiğidir.
Başka bir ifadeyle, mahkemenin görevi belirsiz bir tazminat talebini kendi değerlendirmesine göre maddi veya manevi tazminat olarak nitelendirip doğrudan esastan karara bağlamak değil; öncelikle davacının talebini açık, belirli ve denetlenebilir hale getirmesini sağlamaktır.
Bu nedenle dilekçenin reddi kurumu, salt şekli bir eksiklik giderme mekanizması olarak değil, uyuşmazlığın gerçek kapsamının belirlenmesini sağlayan bir usul güvencesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
VI. Tam Yargı Davalarında Talep Sonucunun Belirlenmesinin Önemi
Tam yargı davalarında talep sonucunun belirli olması, yalnızca davalının savunma hakkının kullanılabilmesi açısından değil, mahkemenin hüküm kurma yetkisinin sınırlarının belirlenmesi açısından da önemlidir.
Maddi zarar ile manevi zarar birbirinden farklı hukuki kategoriler olduğundan, davacının hangi zararın giderilmesini istediği açıkça belirlenmeden mahkemenin sağlıklı bir değerlendirme yapması mümkün değildir.
Nitekim Danıştay, maddi ve manevi zararların farklı nitelikte olması nedeniyle, bu zararların tazmini taleplerinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini; ayrıca Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi bakımından da maddi ve manevi tazminat taleplerinin ayrı sonuçlar doğurabildiğini belirtmiştir.
Bu nedenle “1.000.000 TL zararımın tazmini” şeklindeki bir talep, tek başına yeterli açıklıkta değildir. Davacının en azından bu miktarın hangi zarar kalemlerinden oluştuğunu ve her bir zarar kaleminin hangi işlem veya eylem nedeniyle talep edildiğini ortaya koyması gerekir.
Bu husus özellikle ticari faaliyetlerden kaynaklanan tam yargı davalarında önem kazanmaktadır. Ticari itibar kaybı, mahrum kalınan kâr, fiili malvarlığı eksilmesi, sözleşmesel yükümlülüklerin yerine getirilememesinden doğan zararlar ve kişilik değerlerine ilişkin manevi zarar iddiaları birbirinden ayrılmalı; her birinin hukuki dayanağı ve idari işlem veya eylemle bağlantısı ortaya konulmalıdır.
VII. Kararın Usul Hukuku Bakımından Önemi
Kararın dikkat çekici yönlerinden biri, Danıştayın uyuşmazlığın esasına ilişkin bir tespit yapmaktan ziyade, uyuşmazlığın esasına girilmesinden önce dava dilekçesindeki belirsizliğin giderilmesi gerektiğini kabul etmesidir.
Bu yaklaşım, İYUK m.3, m.14 ve m.15 hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinin doğal sonucudur.
Dava dilekçesindeki eksiklik ve belirsizlik giderilmeden esasa girilmesi, mahkemenin hangi talep hakkında karar verdiği konusunda tereddüt yaratabileceği gibi, davalının da hangi zarar kalemlerine ve hangi hukuki sebeplere karşı savunma yapacağını belirsiz hale getirebilir.
Bu nedenle dilekçenin reddi, davanın esasının reddi anlamına gelmemektedir. Aksine davacıya, hukuki talebini gerekli açıklıkta ortaya koyarak yeniden dava açabilmesi için usuli bir imkan sağlamaktadır.
Somut olayda Danıştay da bu nedenle doğrudan “davacı maddi tazminat talebinde bulunmuştur” veya “manevi tazminat talebinde bulunmuştur” şeklinde bir değerlendirme yapmamış; tam tersine, mevcut çelişki ve tereddütlerin giderilmesini ve talebin açıkça ortaya konulmasını gerekli görmüştür.
Sonuç
Danıştay Onüçüncü Dairesinin E.2018/3269, K.2023/6335 sayılı kararı, tam yargı davalarında dava dilekçesinin açıklığı ve talep sonucunun belirginliği bakımından önemli bir usul hukuku örneğidir.
Kararın temelinde, tam yargı davasında talep edilen zararın yalnızca toplam miktarının gösterilmesinin yeterli olmadığı; zararın maddi veya manevi niteliğinin, zarar kalemlerinin ve her bir zararın dayandığı idari işlem veya eylemin açıkça ortaya konulması gerektiği kabulü bulunmaktadır.
Somut olayda davacının 1.000.000 TL'lik tazminat talebinin niteliği ve dayanağı konusunda dava dilekçesinde önemli belirsizlikler bulunmasına rağmen, ilk derece mahkemesinin bu talebi kendiliğinden manevi tazminat olarak nitelendirerek esasa girmesi Danıştay tarafından uygun görülmemiştir.
Kanaatimizce kararın asıl önemi, mahkemenin belirsiz bir talebi davacı adına tamamlayarak esasa ilişkin hüküm kuramayacağı ilkesini açık biçimde ortaya koymasıdır. Tam yargı davalarında zarar türü ve zarar kalemleri, yalnızca hesaplama bakımından değil, uygulanacak hukuki değerlendirme bakımından da farklı sonuçlar doğurduğundan, talebin belirli olması yargılamanın sağlıklı yürütülmesinin ön koşuludur.
Bu itibarla, dava dilekçesinde maddi ve manevi zarar ayrımının yapılmadığı, talep edilen miktarın hangi zarar kalemlerinden oluştuğunun gösterilmediği veya zararın hangi idari işlem ya da eylemden kaynaklandığının belirsiz bırakıldığı durumlarda, mahkemenin doğrudan esasa girerek talebi kendi yorumuyla nitelendirmesi yerine İYUK m.3 uyarınca dilekçenin reddine karar vermesi gerekmektedir. Danıştayın incelediğimiz kararı, bu usul kuralının tam yargı davalarındaki işlevini somut biçimde ortaya koymaktadır.



