Yönetim Kurulu Üyelerinin İdari Para Cezası Sorumluluğu ve Cezaların Şahsiliği: Danıştay 13. Dairesinin Yaklaşımı

Anahtar Kelimeler: Sermaye Piyasası Kanunu, İdari Para Cezası, Cezaların Şahsiliği, Yönetim Kurulu Üyesinin Sorumluluğu, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, Kusur, Objektif Sorumluluk, Sermaye Piyasası Kurulu
İlgili Danıştay Kararı:
Danıştay 13. Daire, E.2021/2550, K.2024/4786, 14.11.2024
Giriş
Sermaye piyasası hukukunda yönetim kurulu üyelerinin şirket faaliyetlerinden doğan hukuki ve idari sorumluluklarının sınırlarının belirlenmesi, tüzel kişinin iradesinin organları aracılığıyla açıklanması ile gerçek kişinin cezai sorumluluğunun şahsiliği arasındaki ilişkinin ortaya konulmasını gerektirmektedir.
Özellikle halka açık anonim şirketlerde yönetim kurulu üyelerine verilen gözetim, denetim, bilgi alma ve şirket yönetimine ilişkin yetkiler, bu kişilerin şirketin mevzuata aykırı işlemlerinden otomatik olarak sorumlu tutulabilecekleri anlamına gelmemektedir. Bir yönetim kurulu üyesinin belirli bir yükümlülüğün yerine getirilmesinde hukuken etkili olabilecek yetkilere sahip bulunması ile söz konusu yükümlülüğe aykırı fiili bizzat gerçekleştirmesi veya önlenmesi mümkün olduğu hâlde kusurlu biçimde önlememesi birbirinden farklı hukuki durumlardır.
Danıştay 13. Dairesinin 14.11.2024 tarihli, E.2021/2550, K.2024/4786 sayılı kararı bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır. Daire, bağımsız yönetim kurulu üyesinin şirketin olağan icrai faaliyetlerine doğrudan müdahale edememesinin sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmayacağını kabul etmiş; ancak yalnızca yönetim kurulu üyesi sıfatının idari para cezası uygulanması için yeterli olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Üyenin, kendisine tanınan yetkiler çerçevesinde Kurul kararının uygulanması için gerekli girişimleri yapıp yapmadığının somut olarak araştırılması gerektiğini belirterek, aksi hâlde objektif sorumluluk esasına dayalı bir cezalandırmanın Anayasa'nın 38. maddesindeki ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesiyle bağdaşmayacağını kabul etmiştir.
I. Uyuşmazlığın Maddi Arka Planı
Uyuşmazlık, halka açık bir anonim şirketin ortaklarından olan alacaklarının tahsil edilmemesi ve bu durumun şirket ile bağlı ortaklık ve iştiraklerinin malvarlığı ve sermayesinde zarara yol açması üzerine Sermaye Piyasası Kurulunca alınan kararların uygulanmaması nedeniyle ortaya çıkmıştır.
Kurulun 28.04.2015 tarihli kararıyla, şirketin bağlı ortaklık ve iştiraklerinden olan alacaklarına ilişkin bir tahsilat planı hazırlanması istenmiş; daha sonra 15.10.2015 tarihli Kurul kararıyla ortaklardan olan alacakların tam, vadesinde ve nakden tahsil edilmesi ve tahsilata ilişkin belgelerin Kurula sunulması gerektiği belirtilmiştir. Ancak ortaklardan olan alacakların tahsil edilmemesi üzerine 08.09.2017 tarihli Kurul kararıyla, söz konusu zararın yasal faiziyle birlikte ödenmesini sağlamak üzere ilgili ortaklar hakkında gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmiştir.
Sonraki aşamada şirket tarafından Kurula alacakların tahsil edildiğine ilişkin banka dekontları sunulmuşsa da yapılan incelemede, paranın şirket hesaplarına aktarılmasından sonra aynı miktarın yeniden ilgili şirket lehine borçlandırıldığı ve böylece gerçek anlamda bir tahsilat gerçekleştirilmediği tespit edilmiştir.
Bunun üzerine, Kurul kararının gereklerinin yerine getirilmemesinde sorumluluğu bulunduğu kabul edilen yönetim kurulu üyesine 27.046 TL tutarında idari para cezası uygulanmıştır. Dava konusu işlem, bu idari para cezasının iptali istemiyle açılmıştır.
Davacı ise bağımsız yönetim kurulu üyesi olduğunu, şirketin icrai faaliyetlerine müdahale yetkisinin bulunmadığını, buna karşılık Kurul kararından haberdar olduktan sonra Riskin Erken Saptanması Komitesini topladığını ve gerekli bildirimleri yönetim kuruluna yaptığını ileri sürmüştür.
II. İlk Derece Mahkemesinin Yaklaşımı
Ankara 3. İdare Mahkemesi, davacının bağımsız yönetim kurulu üyesi olmasının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı sonucuna ulaşmıştır.
Mahkeme, Türk Ticaret Kanunu'nda bağımsız yönetim kurulu üyeleri bakımından diğer yönetim kurulu üyelerinden farklı bir özen ve bağlılık yükümlülüğü öngörülmediğini, Kurumsal Yönetim Tebliği'nde de bağımsız üyelerin sorumluluklarının bulunmadığına ilişkin bir düzenleme olmadığını belirtmiştir.
Bunun yanında 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 103. maddesinde, özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcisi olan veya tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen kişilere ilişkin sorumluluk düzenlemesinin bulunduğuna işaret edilmiştir. Bu çerçevede Mahkeme, Kurul kararının uygulanmamasından davacının yönetim kurulu üyesi sıfatıyla sorumlu olduğu sonucuna ulaşmış ve davayı reddetmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi de aynı yaklaşımı benimseyerek istinaf başvurusunu reddetmiştir.
Ancak Danıştay 13. Dairesi, uyuşmazlığın yalnızca yönetim kurulu üyeliği sıfatından hareketle çözülemeyeceği sonucuna ulaşmıştır.
III. Yönetim Kurulu Üyeliği ile İdari Para Cezası Sorumluluğu Arasındaki Ayrım
Kararın temel hukuki problemi, bir yönetim kurulu üyesinin şirket yönetimindeki hukuki konumu ile idari yaptırım gerektiren fiilden kişisel olarak sorumlu tutulması arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır.
Türk Ticaret Kanunu'nun 365. maddesine göre anonim şirket, yönetim kurulu tarafından yönetilir ve temsil olunur. Kanunun 374. maddesinde ise yönetim kurulunun, şirketin işletme konusunun gerçekleştirilmesi için gerekli her çeşit iş ve işlem hakkında karar almaya yetkili olduğu düzenlenmiştir. Yönetim kurulunun yönetim yetkisinin devredilmediği hâllerde bütün üyelere ait olması da TTK m.367'de açıkça öngörülmüştür.
Bununla birlikte yönetim kurulunun kolektif bir organ olması, kurul tarafından gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmeyen her işlemin bütün üyelerin kişisel fiili olarak kabul edilmesini gerektirmez.
Yönetim kurulu kararları kural olarak kurul toplantısında alınmakta ve karar yeter sayısına göre oluşmaktadır. Her üyenin bir oy hakkı bulunmakta; üyeler kurul toplantılarında görüş bildirebilmekte ve karara karşı muhalefetlerini ortaya koyabilmektedir.
Dolayısıyla bir yönetim kurulu üyesinin şirketin bir işlemine ilişkin karar sürecinde hangi davranışı gerçekleştirdiğinin belirlenmesi, kişisel sorumluluğun tespitinde zorunlu bir aşamadır.
Danıştay'ın kararı esas itibarıyla bu noktaya dayanmaktadır.
IV. Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesinin Konumu
Danıştay, bağımsız yönetim kurulu üyesinin şirketin olağan işleyişine doğrudan müdahale edemeyeceğini kabul etmektedir. Ancak bu durum, bağımsız üyenin şirket faaliyetlerine ilişkin hukuki sorumluluğunun tamamen ortadan kalkması sonucunu doğurmamaktadır.
Kurumsal Yönetim İlkeleri kapsamında icracı olmayan ve bağımsız yönetim kurulu üyelerinin temel fonksiyonlarından biri, şirket yönetiminin denetlenmesi, şirketin aydınlatılması ve mevzuata aykırı kararların alınmasının önlenmesidir. Danıştay, özellikle bazı yönetim kurulu kararlarında bağımsız üyelerin olumlu oyunun aranmasının, bu üyelerin şirket yönetimindeki denetleyici rolünü ortaya koyduğuna işaret etmiştir.
Bu nedenle Daire, davacının "bağımsız yönetim kurulu üyesiyim, dolayısıyla sorumluluğum yoktur" biçimindeki yaklaşımını kabul etmemiştir.
Ancak bu tespit, kararın ikinci ve daha önemli boyutundan bağımsız değerlendirilmemelidir.
Bağımsız yönetim kurulu üyesinin görev ve yetkilerinin bulunması, onun otomatik olarak cezalandırılabileceği anlamına gelmemektedir.
Nitekim Danıştay, hemen ardından "sırf yönetim kurulu üyesi sıfatıyla" idari para cezası uygulanıp uygulanamayacağının ayrıca incelenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Bu ayrım kararın merkezini oluşturmaktadır.
V. İdari Para Cezaları Bakımından Cezaların Şahsiliği İlkesi
Anayasa'nın 38. maddesinin yedinci fıkrasında "Ceza sorumluluğu şahsidir." hükmü yer almaktadır.
Danıştay, bu anayasal güvencenin yalnızca adli cezalar bakımından değil, idari para cezaları bakımından da geçerli olduğunu açıkça kabul etmektedir. Daire, Anayasa'nın 38. maddesinde adli ve idari cezalar bakımından herhangi bir ayrım yapılmadığına ve Anayasa Mahkemesinin de idari para cezalarının bu anayasal güvencelere tabi olduğunu kabul ettiğine işaret etmiştir.
Cezaların şahsiliği ilkesi, bir kişinin başkasının fiilinden dolayı cezalandırılmasını engellediği gibi, kişinin kendi fiili bakımından kusurunun bulunmadığı durumlarda salt statüsü veya sıfatı nedeniyle cezalandırılmasını da sınırlar.
Danıştay bu noktada cezaların şahsiliği ilkesi ile kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesini birlikte değerlendirmiştir. Daireye göre, bir kimsenin işlemediği bir fiilden dolayı cezalandırılması veya kusuru bulunmayan bir kişinin yalnızca belirli bir hukuki statüye sahip olması nedeniyle idari yaptırıma tabi tutulması, cezaların şahsiliği ilkesiyle bağdaşmaz.
Bu yaklaşım, sermaye piyasası mevzuatının düzenleyici ve koruyucu niteliğinin, kişisel sorumluluğun belirlenmesinde anayasal ilkelerin önüne geçirilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
VI. 6362 Sayılı Kanun'un 103. Maddesinin Yorumu
Uyuşmazlığın önemli noktalarından biri de 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 103. maddesinin kapsamıdır.
Maddenin birinci fıkrasında, Kanuna dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket eden kişilere idari para cezası verileceği düzenlenmiştir.
Maddenin ikinci fıkrasında ise yükümlülüğe aykırı hareket eden kişinin özel hukuk tüzel kişisinin organı veya temsilcisi olması yahut tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen bir kişi olması hâlinde tüzel kişi hakkında da idari para cezası uygulanabilmesine ilişkin düzenleme bulunmaktadır.
İlk derece mahkemesinin yaklaşımında, bu düzenlemenin yönetim kurulu üyesinin sorumluluğu bakımından daha geniş yorumlandığı görülmektedir.
Danıştay ise bu düzenlemeyi cezaların şahsiliği ilkesiyle birlikte değerlendirmiştir. Daireye göre söz konusu düzenleme, kusuru bulunan organ veya temsilcinin fiili nedeniyle tüzel kişinin sorumluluğunu düzenlemekte; bunun tersine, tüzel kişinin faaliyetinden dolayı kusuru bulunmayan organ veya temsilcinin objektif sorumluluk esasına göre cezalandırılmasına dayanak oluşturmamaktadır.
Bu yorum, son derece önemli bir ayrım ortaya çıkarmaktadır:
Tüzel kişinin sorumluluğu ile tüzel kişinin organında bulunan gerçek kişinin kişisel idari yaptırım sorumluluğu aynı hukuki kategori değildir.
Tüzel kişinin organı olmak, kişiye şirketin bütün fiillerinden dolayı otomatik bir yaptırım sorumluluğu yüklemez.
VII. TTK m.392 Kapsamındaki Bilgi Alma ve İnceleme Yetkisinin Sorumluluk Bakımından Önemi
Danıştay'ın değerlendirmesinde TTK m.392 özel bir önem taşımaktadır.
Anılan hüküm uyarınca her yönetim kurulu üyesi şirketin bütün iş ve işlemleri hakkında bilgi isteme, soru sorma ve inceleme yapma hakkına sahiptir. Üyenin talep ettiği defter, kayıt, sözleşme, yazışma veya belgelerin yönetim kuruluna getirilmesi ve incelenmesi kural olarak engellenemez. Ayrıca her yönetim kurulu üyesi, yönetim kurulu başkanından yönetim kurulunun toplantıya çağrılmasını yazılı olarak isteyebilir.
Bu yetkiler, somut olayda sorumluluğun belirlenmesi bakımından çift yönlü bir işleve sahiptir.
Bir taraftan yönetim kurulu üyesinin "şirketin günlük işlemlerine müdahale edemiyordum" şeklindeki savunmasının mutlak biçimde kabul edilmesini engellemektedir. Çünkü üye, kendisine tanınan bilgi alma, inceleme ve toplantı talep etme yetkilerini kullanarak şirket yönetiminin belirli konularda harekete geçmesini sağlayabilecek hukuki araçlara sahiptir.
Diğer taraftan aynı yetkiler, kişisel sorumluluğun belirlenebilmesi için üyenin bu yetkileri somut olayda kullanıp kullanmadığının araştırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Danıştay tam olarak bu ikinci noktaya vurgu yapmıştır.
VIII. Somut Olayda Eksik İnceleme
Daire, davacının Kurul kararından haberdar olduktan sonra gerçekten gerekli girişimleri yapıp yapmadığının araştırılmadığı kanaatine ulaşmıştır.
Danıştay'a göre şu hususların somut olarak ortaya konulması gerekmektedir:
Davacının Kurul kararına uyulması yönündeki önerisini de içeren bir yazıyla yönetim kurulu başkanından toplantı talep edip etmediği,
Yönetim kurulu toplantısı yapılmışsa bu toplantıya katılıp katılmadığı,
Kurul kararının yerine getirilmesi yönünde öneriler sunup sunmadığı,
Kurul kararına uyulmaması sonucunu doğuran bir yönetim kurulu kararına karşı olumsuz oy kullanıp kullanmadığı,
Bilgi alma ve inceleme haklarını kullanıp kullanmadığı,
Sonuç olarak mevzuatın kendisine tanıdığı yetkiler çerçevesinde şirket zararının giderilmesi için gerekli tedbirlerin alınması konusunda elinden geleni yapıp yapmadığı.
Bu araştırmalar yapılmadan, yalnızca kişinin yönetim kurulu üyesi olduğu gerekçesiyle sorumluluğunun kabul edilmesi Danıştay tarafından yeterli görülmemiştir.
Dolayısıyla bozma gerekçesi yalnızca "bağımsız yönetim kurulu üyesi sorumlu değildir" şeklinde değildir.
Tam tersine kararın hukuki formülü şöyledir:
Yönetim kurulu üyesinin hukuken kullanabileceği yetkileri ve somut olayda gerçekleştirdiği davranışlar belirlenmeden, salt yönetim kurulu üyeliği sıfatından hareketle idari para cezası uygulanamaz.
Bu yaklaşım, kararın en önemli içtihat değerini oluşturmaktadır.
IX. Objektif Sorumluluk ile Gözetim Yükümlülüğüne Dayalı Sorumluluk Arasındaki Sınır
Kararın ortaya koyduğu yaklaşımın, yönetim kurulu üyelerinin hiçbir şekilde şirket fiillerinden sorumlu tutulamayacağı şeklinde anlaşılması mümkün değildir.
Aksine Danıştay, bağımsız yönetim kurulu üyelerinin şirket yönetimini denetleme ve hukuka aykırı kararların alınmasını önleme yönündeki görevlerini açıkça kabul etmektedir.
Dolayısıyla belirli şartlar altında bir yönetim kurulu üyesinin sorumluluğunun ortaya çıkması mümkündür.
Ancak burada sorumluluğun dayanağı yönetim kurulu üyeliği sıfatının kendisi değil, üyenin kendisine tanınan yetkileri kullanmaması, gerekli girişimlerde bulunmaması, hukuka aykırı karara katılması veya en azından somut olayın koşullarına göre kendisinden beklenebilecek hukuki müdahaleyi gerçekleştirmemesi olmalıdır.
Bu ayrım, objektif sorumluluk ile kusura dayalı kişisel sorumluluk arasındaki sınırı belirlemektedir.
Bir yönetim kurulu üyesinin şirket yönetimindeki konumu nedeniyle belirli bir gözetim yükümlülüğüne sahip olması başka; şirket içerisinde gerçekleşen her hukuka aykırı işlemden, herhangi bir kişisel davranışı ortaya konulmaksızın sorumlu tutulması başkadır.
Danıştay'ın kararı ikinci yaklaşımı reddetmektedir.
X. Kararın Bağımsız Yönetim Kurulu Üyeleri Bakımından Önemi
Kararın özellikle bağımsız yönetim kurulu üyeleri bakımından dikkat çekici bir yönü bulunmaktadır.
Bağımsız yönetim kurulu üyelerinin kurumsal yönetim sistemindeki temel fonksiyonu, icrai yönetim faaliyetlerinden ayrışmış bir denetim ve gözetim mekanizması oluşturmaktır. Kurumsal Yönetim İlkeleri de icracı olmayan yönetim kurulu üyelerinin şirketin günlük işleyişine müdahil olmaması gerektiğini kabul etmektedir.
Bu nedenle bağımsız üyeler açısından sorumluluğun belirlenmesinde, kişinin şirketin günlük operasyonlarında fiilen karar alma veya uygulama yetkisine sahip olup olmadığı ile yönetim kurulunda sahip olduğu gözetim ve denetim yetkilerinin kapsamı birlikte değerlendirilmelidir.
Aksi hâlde bağımsız yönetim kurulu üyeliğinin kurumsal yönetim bakımından öngördüğü bağımsızlık ile bu kişilere yüklenen kişisel idari yaptırım sorumluluğu arasında ciddi bir gerilim ortaya çıkabilir.
Danıştay'ın yaklaşımı bu gerilimi, "yetki vardır → sorumluluk vardır" şeklindeki otomatik bir bağlantı yerine, "yetki vardır → bu yetkinin somut olayda kullanılıp kullanılmadığı araştırılmalıdır" şeklinde çözmektedir.
XI. Kararın Hukuki Değerlendirmesi
Kanaatimizce kararın en önemli katkısı, sermaye piyasası mevzuatının etkin uygulanması amacı ile idari yaptırımların anayasal güvenceleri arasında doğru bir ayrım kurmasıdır.
Sermaye piyasalarının korunması bakımından yönetim kurulu üyelerinin şirket faaliyetlerini denetlemesi ve mevzuata aykırılıkların önlenmesi kuşkusuz önem taşımaktadır. Ancak bu amaç, idari para cezasının kişisel kusur ve davranıştan bağımsız şekilde uygulanmasını haklı kılmaz.
Özellikle somut olayda davacı, Kurul kararından haberdar olduktan sonra Riskin Erken Saptanması Komitesini topladığını ve gerekli bildirimleri yaptığını ileri sürmüştür. Bu iddianın doğru olup olmadığı, doğruysa bunun Kurul kararının yerine getirilmesi bakımından yeterli bir girişim teşkil edip etmediği araştırılmadan, yalnızca yönetim kurulu üyeliği sıfatına dayanılması, kişisel sorumluluğun somutlaştırılması bakımından yetersizdir. Davacının bu iddiaları ilk derece yargılamasında ileri sürülmüş olmakla birlikte, Danıştay, sorumluluğun belirlenebilmesi için bu hususların somut olarak araştırılması gerektiğini belirtmiştir.
Bu nedenle Danıştay'ın bozma gerekçesi, yaptırımın tamamen ortadan kaldırılmasını değil, kişisel sorumluluğun somutlaştırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu nokta önemlidir. Bozma kararı sonrasında yapılacak araştırmada, davacının gerçekten gerekli girişimleri yapmadığı ve kendisine tanınan yetkiler çerçevesinde Kurul kararının uygulanmasını sağlamak için gerekli davranışları gerçekleştirmediği ortaya konulursa, kişisel sorumluluğunun doğup doğmayacağı yeniden değerlendirilebilecektir.
Dolayısıyla karar, yönetim kurulu üyeleri için mutlak bir sorumsuzluk alanı yaratmamakta; yaptırım uygulanabilmesinin ön koşulu olarak kişiselleştirilmiş bir sorumluluk tespitini aramaktadır.
Sonuç
Danıştay 13. Dairesinin E.2021/2550, K.2024/4786 sayılı kararı, sermaye piyasası hukukunda yönetim kurulu üyelerinin idari para cezası sorumluluğunun belirlenmesi bakımından önemli bir sınır ortaya koymaktadır.
Kararın hareket noktası, yönetim kurulu üyelerinin şirket yönetiminde sahip oldukları hukuki konum ile kişisel idari yaptırım sorumluluğunun birbirinden ayrılmasıdır. Bağımsız yönetim kurulu üyeleri, şirketin olağan icrai faaliyetlerine doğrudan müdahale edemeseler de yönetim kurulunda sahip oldukları bilgi alma, inceleme, toplantı talep etme ve oy kullanma yetkileri nedeniyle belirli bir gözetim ve denetim fonksiyonuna sahiptirler. Bu nedenle bağımsız üyeliğin tek başına sorumsuzluk sebebi olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
Bununla birlikte, yönetim kurulu üyesi olmak da tek başına idari para cezası uygulanması için yeterli değildir. Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi, idari para cezaları bakımından da geçerli olup kişinin kendi fiili ve kusuruyla ilişkilendirilmeyen bir yaptırım sorumluluğunu engellemektedir.
Bu çerçevede, bir yönetim kurulu üyesinin sorumluluğunun belirlenebilmesi için öncelikle kendisine mevzuat tarafından tanınan yetkilerin kapsamı ortaya konulmalı; ardından somut olayda bu yetkileri kullanarak hukuka aykırılığın önlenmesi veya şirket zararının giderilmesi bakımından hangi girişimlerde bulunduğu veya bulunmadığı araştırılmalıdır.
Danıştayın somut olay bakımından istediği inceleme de tam olarak budur. Davacının yönetim kurulu toplantısının yapılmasını talep edip etmediği, toplantıya katılıp katılmadığı, Kurul kararının uygulanması yönünde önerilerde bulunup bulunmadığı, aykırı kararlara karşı oy kullanıp kullanmadığı ve bilgi alma-inceleme yetkilerini kullanıp kullanmadığı belirlenmeden, yalnızca yönetim kurulu üyesi sıfatına dayanılarak sorumluluk kurulması hukuken yeterli değildir.
Bu itibarla karar, sermaye piyasası mevzuatının etkin uygulanması ile idari yaptırımların anayasal sınırları arasındaki denge bakımından önem taşımaktadır. Yönetim kurulu üyelerine yüklenen gözetim ve denetim görevleri, onların şirket faaliyetlerinden tamamen bağımsız olmadıklarını gösterse de bu durum statüye dayalı objektif bir cezalandırma sorumluluğuna dönüşemez. Kişisel idari yaptırım sorumluluğunun doğabilmesi için, somut olayda kişinin kendi davranışı, yetkisi ve kusuruyla yaptırım konusu fiil arasında hukuken yeterli bir bağlantının kurulması gerekir.
Danıştay 13. Dairesinin bozma kararı, bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunu ortadan kaldıran değil; sorumluluğun kişiselleştirilmesini ve somutlaştırılmasını zorunlu kılan bir içtihat olarak değerlendirilmelidir.



